Basından
'Kültür Dünyası Dergisi'

Sanat, halkın inancına ters düşmemelidir

Kültür Dünyası Dergisi / 01.10.1998

Tiyatroya çok emek vermiş ve birçok talebe onun tecrübelerinden istifade etmiş bir sanatçı olan Hasan Nail Canat'ın kıymeti yeni yeni anlaşılıyor. Yerel yönetimlerin birçoğunda tiyatro dersleri veren Canat'ın Kayserili oluşundan mıdır bilinmez ama dramatizmle birlikte espri anlayışını da kullanabilen bir sanatçı... Hem düşündüren, hem duygulandıran, hem de halimize ağlamamızı sağlayan eserler ortaya çıkarır. Tıpkı Hoca Nasrettin gibi... Ancak konuşmasında bayağı dolmuşluk gözlenen Canat'ın bu tutumunu yıllarca ihmal edilmişliğine bağlıyorum.

Tiyatro sezonu öncesi Devlet Tiyatroları'nda yapılan değişiklik çok tartışıldı. Bu değişikliği nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu tip kurumlarda izlenen politikalar sanata yeni bir ivme mi kazandırıyor, yoksa kesinti meydana getiriyor mu demeliyiz?

Ülkemizde sanata ve sanat dünyasına yönelik politik müdahaleler hep olagelmiştir. Her siyasi anlayışın her alanda bir idareci kadrosu olduğu gibi sanat alanında da kendilerine yakın hissettikleri sanatçıları vardır. Ve işbaşına geldikleri zaman aynı görüşü paylaştıkları yakınlarını işbaşına getirmeyi adeta görev bilirler.

Politikacılar için sanatın evrensel gelişiminin kesintiye uğraması önemli değildir. Halkevlerini kuran ve ülkesinin kültürüne karşı Batı kültürünü hayata geçirmede ivme kazandırmayı amaçlayan politik zihniyet ile, yine halkevlerini kazanılan onca tecrübeleriyle birlikte yer ile yeksan eden zihniyet aynı olmasa da aynı değerdedir.

Devlet yönettiği milletin kültürüne emperyalist bir yaklaşımla, başka kültürlerin sözcülüğünü yaparsa kültür ve sanat dengesi bozulur ve o ülkede devlet-millet ilişkisi sarsıntıya uğrar.

Ödenekli tiyatrolar, her ne kadar sanatçıların haklı tepkilerini alıyorlarsa da gözardı edilemeyecek bir yoğunlukta sanatsal birikimde kaynaklık edecek konuma geliyorlar. Tiyatro, en ciddi manada bu kurumlarda işlerlik kazanıyor. Yapılanmalar itibarı ile sanatın ruhuna pek uymasa da bu kurum; hava yapılacak, politik müdahaleler bahsettiğimiz sanatsal birikimin kesintiye uğramasına sebep oluyor.

Vergi kanununa konan bir maddeyle sponsor olacak kuruluşlar yıllık karlarından yüzde 5'lik bir vergi indiriminden yararlanacaklar. Bu durum sanatın özgürlük anlayışına ters mi? Yoksa şartlı mı yaklaşmak gerekir? Ayrıca vergiden kaçmaya yönelik bir durum arz edebilir mi?

Sponsor firmalar destekleyecekleri sanatsal faaliyetlerin kendilerine getirecekleri avantajları hesap edemeden ve kâr hanelerinde (+) işareti görmeden böyle bir eyleme asla girişmezler. Sanatın özünde kayıtsız şartlı özgürlük olmalıdır. Ödenekli sanatın özgürlüğüne düşen gölge, sponsorlu sanata da düşecektir. Ama sponsorla sanatçı aynı fikri düzlemde buluşursa özgürlüklerden taviz verilmeden sanatsal gelişimi destekleyebilir. Bu noktada inançları kaale almadan milletinin öz değerlerine karşı adeta savaş açmış sanatçılarla fikren örtüşen işadamları arasında oluşacak ilişki bu yüzde 5 devlet desteği ile hayata geçirilecek ve ülkemizde kesintiye uğradığı iddia edilen Batı kaynaklı kültür emperyalizmine ivme kazandırılacaktır. Gel gelelim; inançları, gelenekleri, kültürel değerleri zedelemeden sanat yapanlarla bu sanatçılara sıcak bakma cesaretini gösteren sermaye sahipleri arasında doğabilecek bir maddi ilişki belgelenerek irtica-i faaliyet yaftasına maruz kalacaktır. Etkili ve yetkili çevrelerin kültürümüze karşı açtıkları savaşta gösterdikleri performans yeni kararların amaçlarını çok iyi açıklamaktadır.

Türk tiyatrosunun, Batı ve dünya tiyatroları arasındaki yeri nedir? Gidiş iyiye mi yoksa yakaladık diyebilir miyiz? Dışarıya karşı tanıtımımız nasıl?

Türk tiyatrosunun hatta daha genel manada Türkiye'de gerçekleşen sanatsal faaliyetlerin değerlendirme ölçüsü, Batı'daki kaynağını taklit derecesine bağlıdır. Geleneksel tiyatronun terkedilip Batı tarzının tıpa-tıp taklidine yeltendiğimiz gün, Batı ve dünya tiyatrosu karşısında ikinci sınıf olmayı, kimliksizliği kabul ettiğimiz gündür. Evet. Geleneksel tiyatro örneklerini nostaljik bir gayretle bugüne taşımanın taraftarı değilim. Dünyanın her yanında bulunmuş sahne ve oyun tarzları gelişe gelişe bugünkü duruma gelmişken 60 yıl önce terkedilmiş ve gelişmesi için hiç gayret sarfedilmemiş geleneksel tiyatromuzu o haliyle tekrarlayıp gülünç olmaya gerek yok. Belki geleneksel görsellerimiz akademik bir çalışma ile geliştirilip bugünün modern tiyatrosu ile yarışır hale getirilebilir ama olduğu gibi ortaya çıkarmanın bir manası olmadığını görüyoruz.

Bugün ise gerek ödenekli sahnelerde ve gerekse özel sahnelerde sanatsal değerleri Batı normlarına göre değil de, evrensel normlara göre değerlendirilecek olursak biraz önce söylediğimiz gerçek "başarılı taklit, başarının sırrıdır" gerçeği ortaya çıkar.

Yeni sezonda tiyatrolar bazı eserlere veya eserin müellifine yönelik sansür politikası güderek eseri repertuara almamaktadırlar. Sanat açısından bunun bir değerlendirmesini alabilir miyiz?

Yeni sezonda tiyatroların bazı eserlere ve bazı yazarlara ambargo uygulaması, bahsettiğim yabancı kültürün sözcülüğünü yapan aydın-sermaye-yetkili üçgeninin mensup oldukları "milleti yok etme planları"nın bir parçasıdır. Bu, "yok etme planı" belki birilerine abartılmış gelebilir ama bir milletin nasıl ve nelerle ayakta durduğunu düşünürsek bu hükmün haklılığı ortaya çıkar.

Bu milletin kültürünü rakı ve dansöz ikilisinde arayanlar; rakı ve dansöz kadar yerli olanlar, hazinelerden habersiz yaşayanlardır. Onlar lahmacun yememeyi, tarhana içmemeyi, bıyık bırakmamayı çağdaşlık zanneden zavallılardır. Onlar yerli avına çıkmış Amerika'lı gibidirler. Görüntüleri gayet şıktır. Amaçları yok etmektir.

Röportaj: Ahmet Önçırak

Kaynak: Kültür Dünyası Dergisi
Bu haber defa okunmuştur.